HAZIR MIYIZ? ASIL SORU ŞU: NEYE HAZIRIZ?
İBB Şehir Tiyatroları 2026–2027 sezonuna “Hazır mıyız?” diye giriyor. Ancak Sabit Doğan’a göre bu soru yalnızca seyirciye yöneltilmiş bir sezon sloganı değil; tiyatronun kendisine, sanat kurumlarına ve nihayetinde içinde yaşadığımız topluma çevrilmesi gereken büyük bir ayna. Çünkü mesele yeni sezona hazır olmak değil. Mesele, değişen dünyaya karşı tiyatronun ne söylemeye hazır olduğudur.
Sabit Doğan
Bir tiyatro kurumu yeni sezonunu açıklarken genellikle oyunlarını açıklar.
Yeni yazarlar, yeni yönetmenler, yeni oyuncular, yeni sahneler…
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları ise 2026–2027 sezonunun kapısını bir soruyla açıyor:
“Hazır mıyız?”
İyi soru.
Hatta belki de repertuvardaki bütün oyunlardan önce tartışılması gereken soru bu.
Fakat benim aklıma hemen ikinci bir soru geliyor:
Neye hazırız?
Yeni bir tiyatro sezonuna mı?
Yoksa yeni bir dünyaya mı?
Çünkü tiyatro, dünyanın dışında kurulmuş steril bir sahne değildir. Sokağın gürültüsü fuayeye kadar gelir. Ekonomik sıkıntılar, savaşlar, göçler, iklim krizi, yalnızlaşma, yapay zekâ, değişen insan ilişkileri, kaybolan meslekler, parçalanan mahalle kültürü…
Perde açıldığında bütün bunlar dışarıda kalmaz.
Bizimle birlikte salona girer.
Tiyatro geleceği tahmin etmez; geleceğin huzursuzluğunu sezer
Genel Sanat Yönetmeni Ayşegül İşsever’in sezon konuşmasında iklim değişikliğinden göçe, savaşlardan demokratik kazanımlara, yapay zekâdan robotlaşan insana uzanan geniş bir toplumsal çerçeve çizmesi bu nedenle önemli.
Çünkü tiyatronun görevi geleceği tahmin etmek değildir.
Tiyatro meteoroloji değildir.
Ama iyi tiyatronun çok önemli bir özelliği vardır:
Henüz herkes konuşmaya başlamadan önce toplumdaki çatlağı hisseder.
Shakespeare’in iktidar oyunlarının, Brecht’in sınıfsal çatışmalarının, Çehov’un değişen toplum karşısında bekleyen insanlarının hâlâ bize bir şey söylemesinin nedeni budur.
Büyük metinler kendi çağlarında kalmazlar.
Çağlarını aşarlar.
Bu nedenle Şehir Tiyatroları’nın “Hazır mıyız?” sorusunu yalnızca başarılı bir iletişim sloganı olarak değil, repertuvarın sanatsal iddiası olarak okumak istiyorum.
Ve tam burada kurumun işi zorlaşıyor.
Çünkü büyük soru sormak kolaydır.
Büyük sorunun altını sahnede doldurmak zordur.
Köşebaşı: Belki de geleceği anlamak için geçmişe bakmamız gerekiyor
Yeni repertuvarda beni özellikle düşündüren eserlerden biri Ahmet Kutsi Tecer’in Köşebaşı.
1940’ların İstanbul’u…
Mahalle…
Komşuluk…
Eski ile yeninin çatışması…
Değişen zaman karşısında savrulan insanlar…
İlk bakışta nostaljik bir tercih gibi görünebilir.
Oysa doğru sahnelendiğinde son derece güncel olabilir.
Çünkü bugün “mahalle” dediğimiz şey yalnızca yan yana duran binalardan mı ibaret?
Aynı apartmanda yaşayıp birbirinin adını bilmeyen insanların çağındayız. Yüzlerce dijital arkadaşımız var ama kapımızı çalabileceğimiz insan sayısı azalıyor.
İşte Tecer’in yıllar önce yazdığı mahalle tam burada bugüne dokunuyor.
Belki kaybettiğimiz şey eski İstanbul değildir.
Birbirimize olan mesafemizdir.
Dolayısıyla Köşebaşı yalnızca geçmişi güzel hatırlatan bir nostalji gösterisine dönüşürse eksik kalacaktır.
Ama bugünün yalnızlığını geçmişin mahalle kültürü üzerinden sorgulayabilirse başka bir yere ulaşabilir.
Üstelik Şehir Tiyatroları’nın usta oyuncularıyla genç kuşağı aynı sahnede buluşturması, oyunun içeriğiyle de ilginç bir paralellik kuruyor.
Eski ile yeni yalnızca metinde karşılaşmıyor.
Sahnede de karşılaşıyor.
Hayalî’nin Hayali: Gölge perdesinde kimin hafızası var?
Burçak Çöllü’nün yazdığı, Yiğit Sertdemir’in yönettiği Hayalî’nin Hayali ise repertuvarın başka bir önemli damarını açıyor:
Hafıza.
Karagöz ve kukla ustası Hayalî Tacettin Çınar üzerinden Türk ve Rum mübadillerin hikâyesine uzanan oyun, aslında çok temel bir soruya dokunuyor:
İnsan yerinden edildiğinde yanında ne götürür?
Bir bavul?
Birkaç fotoğraf?
Bir evin anahtarı?
Bir yemek kokusu?
Bir şarkı?
Yoksa anlatılmayı bekleyen hikâyeler mi?
Göçün yeniden dünyanın en büyük meselelerinden birine dönüştüğü çağımızda mübadeleyi anlatmak, yalnızca geçmişi anlatmak değildir.
Bugünü geçmişin aynasında seyretmektir.
Karagöz perdesinin gölgeleri burada çok güçlü bir metafora dönüşebilir.
Çünkü tarih de biraz gölge oyununa benzer.
Bazen insanları görmeyiz.
Sadece arkalarında bıraktıkları gölgeleri görürüz.
Tiyatronun görevi ise o gölgelere yeniden beden vermektir.
Brecht repertuvardaysa soru biraz daha büyür
Bertolt Brecht’in Üç Kuruşluk Operasının repertuvara alınması ayrıca dikkat çekici.
Çünkü Brecht sahneye yalnızca seyredilecek bir hikâye koymaz.
Seyircinin rahatını bozar.
“Karaktere üzüldün mü?” diye sormaktan önce başka bir soru sorar:
Bu düzen neden böyle?
İşte eleştirel tiyatronun asıl gücü burada başlar.
Seyirci salondan yalnızca “oyuncular ne güzel oynadı” diyerek çıkıyorsa tiyatro görevlerinden yalnızca birini yerine getirmiştir.
Bazen seyircinin eve giderken susması gerekir.
Bazen arkadaşına dönüp tartışması.
Bazen rahatsız olması.
Hatta bazen sahnede gördüğü şeyin kendi hayatındaki karşılığını fark etmesi.
Sanatın görevi insanı sürekli rahatlatmak değildir.
Bazen insanın oturduğu koltuğu rahatsız etmektir.
“Pürüzsüz başarı” mümkün mü?
Basın toplantısında kullanılan bir ifade özellikle dikkatimi çekti:
“Dört sezondur pürüzsüz bir başarı yakaladık.”
Burada sanat eleştirmeni olarak küçük ama önemli bir itirazım var.
Sanatta “pürüzsüz başarı” kavramına mesafeliyim.
Çünkü sanatın doğasında zaten pürüz vardır.
Deneme vardır.
Yanılma vardır.
Risk vardır.
Başarısız olma ihtimali vardır.
Hatta bazen bugün başarısız görünen bir iş yıllar sonra değer kazanabilir.
Özellikle kamu kaynaklarıyla çalışan köklü bir sanat kurumunun başarısını yalnızca doluluk oranlarıyla, seyirci sayısıyla, ödüllerle ya da yeni sahnelerle ölçmek yeterli değildir.
Bunlar önemlidir.
Ama başka sorular da sormalıyız:
Kaç yeni yazar yetişiyor?
Kaç genç yönetmene gerçek anlamda alan açılıyor?
Kaç oyun estetik risk alıyor?
Kaç yapım yeni bir tiyatro dili arıyor?
Kaç seyirci ilk kez tiyatroyla buluşuyor?
Ve belki en önemlisi:
Kaç oyun, seyircinin zihninde perde kapandıktan sonra yaşamaya devam ediyor?
Bence gerçek başarı ölçütlerinden biri budur.
Bir tiyatronun çatısındaki güneş paneli de kültür politikasıdır
Yeni sezon toplantısının ilginç taraflarından biri yalnızca oyunların konuşulmamasıydı.
Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ndeki güneş enerjisi sistemiyle yüzde 44 enerji tasarrufu sağlanması, Sıfır Atık Yönetim Sistemi, sahnelerin yenilenmesi, güvenlik sistemleri ve dekor-kostüm arşivinin korunmasına yönelik çalışmalar ilk bakışta sanat eleştirisinin dışında görülebilir.
Bence değil.
Çünkü 112 yıllık bir tiyatro kurumunun geleceğini konuşuyorsak yalnızca sahnedeki oyuncuyu konuşamayız.
O oyuncunun bastığı zemini de konuşmak zorundayız.
Dekorun saklandığı depoyu da.
Kostümün korunduğu arşivi de.
Sahnenin enerjisini de.
Çalışanın güvenliğini de.
Kurumların hafızası yalnızca insanların zihninde yaşamaz.
Binalarda, kostümlerde, dekorlarda, arşivlerde, kulislerde ve çalışma kültüründe de yaşar.
Bu nedenle Muammer Karaca Tiyatrosu’nun yeniden açılması, Reşat Nuri ve Haldun Taner sahnelerinin dönüşü yalnızca İstanbul’a birkaç salon kazandırmak anlamına gelmiyor.
Bir kentin kültürel hafızasının bazı odaları yeniden açılıyor.
Yeni yazar olmadan yeni tiyatro olmaz
Şehir Tiyatroları’nın üzerinde durduğu Yeni Yazarlar – Yeni Metinler çalışmasını ise özellikle önemli buluyorum.
Çünkü tiyatronun en büyük tehlikelerinden biri geçmişin büyük metinlerini sürekli yeniden oynarken bugünün hikâyesini yazmayı unutmasıdır.
Shakespeare’i oynayacağız.
Çehov’u oynayacağız.
Brecht’i oynayacağız.
Elbette.
Ama yüz yıl sonra bugünü anlamaya çalışan insanlar kimi okuyacak?
2026 İstanbul’unu kim yazacak?
Bugünün apartmanını, göçmenini, öğrencisini, işsizini, öğretmenini, yaşlısını, dijital yalnızlığını, aşkını, korkusunu, mizahını kim sahneye bırakacak?
İşte yazarlık atölyelerinin asıl değeri burada.
Küf ve Piknik gibi metinlerin bu çalışmalardan çıkması bu nedenle repertuvara birkaç oyun eklenmesinden daha anlamlı.
Çünkü tiyatro yalnızca mirası koruyarak yaşayamaz; kendi mirasını da üretmek zorundadır.
Hazır mıyız?
Şehir Tiyatroları 2026–2027 sezonunun başında bize bunu soruyor.
Ben de soruyu kuruma geri gönderiyorum.
Yeni oyunlar sahnelemeye hazır mıyız?
Elbette.
Yeni sahneler açmaya?
Umarım.
Peki risk almaya hazır mıyız?
Yeni yazarların sesini gerçekten duymaya?
Genç yönetmenlere alan açmaya?
Seyircinin hoşuna gitmeyecek sorular sormaya?
Başarının yanında başarısızlığı da sanatsal üretimin doğal bedeli olarak kabul etmeye?
Geçmişi yalnızca alkışlamak yerine onunla hesaplaşmaya?
Bugünü yalnızca temsil etmek yerine eleştirmeye?
Ve tiyatroyu güzel geçirilmiş iki saatten daha büyük bir şeye dönüştürmeye?
İşte 2026–2027 sezonunda benim Şehir Tiyatroları’ndan beklediğim esas cevap bu.
Çünkü 112 yıllık bir kurumun büyüklüğü yalnızca geçmişinin uzunluğuyla ölçülmez.
Geleceğe ne kadar cesur baktığıyla ölçülür.
Perde birazdan açılacak.
Oyuncular hazır.
Sahneler hazırlanıyor.
Seyirci de yerini alacak.
Ama “Hazır mıyız?” sorusunun cevabını bugün vermeyelim.
Onu sezon sonunda verelim.
Çünkü tiyatroda gerçek cevap afişte yazmaz.
Sahnede verilir.
Sabit Doğan
Sanat Eleştirmeni





















